BİLGİ

PANİK BOZUKLUK

Panik atak, tıpkı baş ağrısı gibi bir semptomdur. Nasıl ki baş ağrısı migrenin, beyin tümörünün, sinüzitin belirtisi olabilirse; panik atak da paranoid bozukluk, şizofreni, travma sonrası stres bozukluğu gibi pek çok psikiyatrik hastalığın bir semptomu olabilir. Panik ataklar ortaya çıkma konusunda farklılık göstermektedir. Durumsal bir belirti olmadan ortaya çıkan panik ataklar, “beklenmedik” panik ataklardır. Diğer bir panik atak tipi ise durumsal bir uyaranla karşılaşılmasının sonrasında ortaya çıkan “durumsal” panik ataklardır (Tükel, 2002; 1).

Bir hastalık olan panik bozukluğu panik ataktan ayıran tanı kriteri beklenti anksiyetesinin olması ve tekrarlamasıdır. İlk panik atak sonrası hastaneye taşınan hasta, daha sonrası için gergin ve kaygılıdır. Aynı şekilde yeni bir atak geleceği sıkıntısını yaşar. Bu kaygılı bekleyişe, “beklenti aksiyetesi” denir (Kalyoncu, 2011). Hastalar, atak sonrası ortaya çıkabilecek sonuçlar hakkında yoğun kaygı yaşarlar. Beklenti anksiyetesi sonucu gelişen huzursuzluk, kaygı ve yeni bir panik atak korkusu; hastada yeni bir panik atak geçirme riski ortaya çıkarmaktadır (Tükel, 2012). Panik atakta beklenti anksiyetesi yoktur.

Beklenti anksiyetesinin 3 öğesi vardır:

-Yeni bir panik atak geleceği kaygısıyla endişeli bekleyiş, yoğun olumsuz düşünceler,
-Yine panik atak geçireceğim, yine savunmasız kalacağım düşüncesi,
-Korkulu bekleyiş eğilimi, bedensel belirtilere odaklanma.
Panik bozukluk, bir anda ortaya çıkan ani ataklar ile  başlangıç gösterir. Hasta, sonraki ataklarla ilgili beklenti endişesi yaşayıp agorafobi (kaçınma davranışı) sergileyebilir. Panik bozukluk, panik atağa göre daha kronik olabilir ve iyileşme süreci daha uzun sürebilir.

Panik bozuklukta yaşam kalitesi bozulmuştur. Hastalar düşünce, duygu ve davranışlarda birçok olumsuzlukla karşı karşıyadır. Bu olumsuz süreç hastanın mali durumunu, iş yaşamını, aile ilişkilerini etkilemekte; hastanın bozulan yaşam kalitesi, toplumsal işlevselliğini de bozmaktadır.
Panik bozukluk, birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlara başvuran hastalar arasında sıkça görülmektedir. Panik bozukluk hastaları genelde dâhiliye ve kardiyoloji gibi diğer kliniklere sık başvururlar. Kardiyoloji uzmanlarına başvuran hastaların %16’sının, hiperventilasyon (sık sık nefes alma) şikâyetleri nedeniyle hastaneye başvuranların yaklaşık %35’inin panik bozukluğu tanısı aldığı ortaya çıkmıştır (Dunitz, 1999).

Panik Bozukluğunun Belirtileri

Panik bozukluğun belirtilerini iki temel şekilde  sıralayabiliriz:

Fiziksel belirtileri:

Kalp çarpıntısı, kalp atım sayısının hissedilmesi ve yüksek rakamlara ulaşması,
Göğüste ağırlık hissi,
Nefes daralması,
Göğüste basınç ve ağrı hissi,
Boğulma hissi,
Baş dönmesi ve düşecekmiş gibi olma, vücutta dengesizlik,
Göz kararması,
Hipertansiyon (tansiyon yüksekliği)
Vücut ısısının düşmesi veya yükselmesi, özellikle kulak ve yanaklarda sıcak basması,
Vücutta aşırı titreme,
Mideye bir şey çöküyor hissi,
Avuçlarda terleme,
Bulantı veya ishal,
Ağız kuruluğu,

Boğazda yumruk hissi,
Gerçekdışı hislere kapılma,
Net düşünememe,
Kısmen felç olma hissi,
Ruhsal belirtileri (o an akıldan geçen düşünceler):
Ölüyorum,
Kalp krizi geçiriyorum,
Aklımı kaçırmak üzereyim,
Kontrolümü kaybedeceğim,
Nefes alamayacağım ve öleceğim,
Felç geçiriyorum,
Tansiyonum çok yükseldi, beyin kanaması geçireceğim,
Nabız sayma, dakikada 80 üzeri ve 60 altında kalp atışında korkuya kapılma,
Yüksek tansiyon hastası veya kalp hastası olduğunu düşünme,
Agorafobi

Panik Atak ile Agorafobi İlişkisi

Yunanca bir kelime olan agorafobi;  merkezi veya toplantı yeri anlamına gelen “agora” kelimesinden türetilmiştir. Agorafobi, yıllarca birçok yazar tarafından açık alan korkusu olarak tanımlanmıştır. Bu tanımın, klinik olarak yanlış olduğu belirlenmiştir. Marks, agorafobiyi, kalabalık alanlarda bulunmaktan korkma olarak tanımlamıştır. Agorafobiyi dış uyaranlara bağlı, fobik bir hastalık olarak belirtmiştir (Marks, 1970; 538-553). Klinik gözlemler, agorafobinin toplu bulunulan yerlerde olmaktan duyulan korku kadar, psikolojik güvenlik sağlayan, alışık olunan çevre ve insanlardan uzak olmaktan duyulan korkuyu da kapsadığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de, agorafobiklerin kolayca “güvenli bölgelere” (ev, alışık olunan çevre vb.) çekilmelerinin mümkün olmadığı durumlardan korkma eğilimleri dikkat çekicidir (Tükel, 2002; 2). Yapılan bazı araştırmalarda panik bozuklukta agorafobinin, panik ataklarla birlikte seyrettiği ileri sürülmektedir. Bugün psikiyatri tanı kriterleri içerisinde, agorafobi olmadan da panik atakların olabileceği gösterilmiştir.
Panik bozukluk tanısı alan hastaların birçoğunda panik ataklara kaçınma davranışları eşlik etmektedir. Hastalar  panik atak esnasında kaçmanın mümkün olamayacağı veya yardım alamayacakları yerlerden uzak durmaya gayret ederler. Agorafobisi olan hastaların kaçınma gösterdikleri yer ve durumları şu şekilde belirtebiliriz: Alışveriş merkezleri, metro, metrobüs, köprüler, vapur, trafikte kalma, uçak yolculuğu, uzun otobüs yolculuğu, kuaför, hastane, tansiyon ölçtürmek, semt pazarları, kalabalık caddeler.

Bazı insanlar için agorafobi çok hafif bir durumdur; örneğin, yalnızca uçak seyahatlerinde panik atak yaşayacaklarından korkabilirler. Bazı hastalarda ise agorafobi çok ağır geçmekte, kişinin evden dışarı çıkmasını bile etkileyebilmektedir. Panik bozukluğu olan çoğu hasta, bu iki durumun karışımını yaşamaktadır (Köroğlu, 2006; 15).

Panik atak tanısı almış hastalarda agorafobi %50 ile %70 oranında görülmektedir. DEPAM’ın 5000 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmada, panik bozukluk hastalarının yüzde 65’inde agorafobi saptanmıştır (Kaya, 2010; 112).
Panik bozukluğa agorafobi eşlik ediyorsa genelde tedavi daha uzun ve zor olmaktadır. Yapılan birçok araştırmaya göre; panik atakla beraber agorafobisi olmayanlar, tedaviye daha kısa sürede yanıt vermişlerdir.

Epidemiyoloji

Panik bozukluğun yaşam boyu yaygınlığı %0,7-2,0 olarak bulunmuştur. Panik bozukluk sıklıkla 17-30 yaş arasında çıkmakla birlikte daha sonraki dönemlerde de başlayabilmektedir (Tükel, 1997 s, 12). 45 yaş sonrası ortaya çıkması nadirdir. 45 yaş sonrası hastalarda daha çok biyolojik bir rahatsızlık panik atağı ortaya çıkarmaktadır. Bu durum uzman bir psikiyatrist tarafından değerlendirilmelidir. Panik bozukluğun, kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görüldüğü belirtilmektedir (Kalyoncu, 2011 s, 94).
Yapılan bazı araştırmalarda panik bozukluk hastası çocuk ve ergenlerin %18’inde on yaşından önce panik atak belirtileri başladığı ortaya çıkmıştır (Gökler, 2005; 83-91). On ile on yedi yaşlarında örneklemlerle yapılan bir çalışmada ise panik bozukluk yaygınlığı %0,6 olarak bulunmuştur (Aysev ve Taner, 2007).

Etiyoloji

Psikanalitik Görüş

Psikanalitik kuramlar, panik atakların, anksiyete yaratan dürtüler karşısında başarısız bir savunmadan dolayı ortaya çıktığını iddia etmektedir. Agorafobinin ortaya çıkmasında çocukluk döneminde yaşanan ebeveyn kaybı ve ayrılık kaygısının önemi belirtilmektedir. Çocukluk döneminde yaşanan ayrılık kaygısı çocuğun gelişmekte olan sinir sistemini etkileyebilir. Gelişme döneminde etkilenen sinir sistemi, yetişkinlikte kişiyi anksiyeteye yatkın hale getirebilir. Toplumsal yaşam içinde yalnız kalma ve terk edilme kaygısı, çocukluk kaygılarının tekrar ortaya çıkmasına yol açar. Çocukluk dönemi ayrılık anksiyetesinin tekrar ortaya çıkması nedeniyle bastırma, yer değiştirme, kaçınma gibi bazı savunma mekanizmaları devreye girer. Nöröfizyolojik zemin üzerine, çevresel faktörler ve stres etkileşimi sonucu panik ataklar ortaya çıkabilmektedir (Kaplan ve Sadock, 2004).
Bilişsel Model

Bilişsel kurama göre; panik bozuklukta temel anahtar, felaketleştirme senaryolarıdır. Yaşanan ilk panik ataktan sonra hastalar, bilişsel çarpıtmalar yapmaktadır ve bilişsel çarpıtmalar bir kısır döngü yaratmaktadır. Bu kısır döngü hastayı daha da kaygılı yapmakta, hastanın yeni panik ataklar yaşamasına neden olmaktadır. Clark’a göre, panik bozuklukta yaşanan bedensel belirtilerin felaketleştirici biçimde yorumlanması (örn. kalp çarpıntısını kalp krizi olarak yorumlaması), panik atakları ortaya çıkarmaktadır (Tural, 2012).

Biyolojik Etkenler

Panik bozukluğun biyolojik etkisi üzerine yapılan araştırmalar; limbik sistem (beklenti anksiyetesi üzerinde etkisi olduğu belirtilmekte), beyin sapı (locus seruleus noradrenerjik nöronları ve orta raphe çekirdeğinin serotonerjik nöronları), prefrontal korteks (fobik kaçınmanın ortaya çıkmasından sorumlu olabilir) üzerine odaklanmıştır (Kaplan ve Sadock, 2004; 189-219). Bu araştırmaların sonuçları; panik bozuklukta, biyolojik nedenlerin son derece önemli olduğunu göstermektedir.

Genetik

Çeşitli araştırmalar sonucu panik bozukluğun; genetik yatkınlığın temel teşkil ettiği çevresel koşulların ve genetik yatkınlığın etkileşimi sonucu ortaya çıktığı savunulmaktadır. Az olmakla birlikte ikizler üzerinde yapılan çalışmalar, panik bozukluğun gelişmesinde, genetik etkenlerin rolünü desteklemektedir (Tükel, 1997).
Gelişimsel Kuram

Bu kuram psikiyatrist ve psikanalist John Bowlby tarafından  geliştirilmiştir. Anksiyetenin tanımı için, içgüdüsel dürtülerin önemine dikkat çekmiştir. En önemli içgüdünün, bağlılık olduğunu belirtmiştir. Bağlılık ve kaybetme durumu, anksiyeteyi ortaya çıkartır. Anksiyete, korkunun da içerisinde olan karmaşık bir durumdur (Kaya, 2010; 110).
Öğrenme kuramları

İnsan yaşamında öğrenme, yaşamın kendisi olup; kişilerin yaşadığı deneyim ve bilgilerin sonucudur. Bazen olumlu öğrenmelerin tersi olan olumsuz öğrenmelerin oluşturduğu yanlış uyaranlarla, olumsuz düşünce ve duyguların etkisi altına gireriz. Bu da panik bozukluk hastalarının atak yaşamasına yol açmaktadır.
Öğrenilmiş çaresizlik, panik bozuklukların tedavisi önünde büyük bir engeldir. Seligman’nın yaptığı deneylere dayanarak insandaki panik bozuklukların, depresyonların, fobik ve obsesif-kompulsif bozuklukların zemininde öğrenilmiş çaresizlik durumu olduğu belirtilmektedir (Köknel, 2007; 47). Panik bozuklukta var olan öğrenilmiş çaresizlik, hastanın sürekli kaygı ve korku yaşamasına neden olmaktadır. Hasta, bu çaresizliğin farkında olmayabilir.

Yaşam Olayları

Panik bozukluk hakkında yapılan bazı araştırmalarda; erken yaşam dönemlerinde ebeveyn kaybı, cinsel taciz ve tecavüz, fiziksel kötü davranmalar gibi olayların panik bozukluğun ortaya çıkmasında etkili olduğu belirtilmektedir. Bir çalışmada, panik bozukluk tanısı alan hastaların %8’inin cinsel, %12’sinin fiziksel kötü davranışa maruz kaldığı ortaya çıkmıştır (Breier et al. 1985; 787-797).

Panik bozukluk tanısı almış hastalar üzerinde yapılan bazı araştırmalar sonucunda, panik bozukluk başlangıcının öncesinde hastaların stresli ortamlarda bulundukları da ortaya çıkmıştır. Bu stresli yaşam olayları, hastalığın başlamasına zemin hazırlamaktadır. Çalışmaların birinde hastaların yaklaşık 2/3’ünün, hastalık başlamadan önceki 6 ay içerisinde stresli durumlar yaşadıkları ortaya çıkmıştır (Breier et al. 1985; 787-797). Bir başka çalışma sonucunda ise, hastaların yakın birinin kaybı (%17), iş yaşamı ile ilgili sorunlar (%17), sevilen kişiden ayrılma (%14) gibi olaylar yaşadıkları görülmüştür (Tükel, 2014 s, 4). Bu olumsuz stresli yaşam olaylarının, gelişebilecek panik bozukluk için psikolojik ve norobiyolojik zemin olduğu belirtilmektedir (Sevinçok ve Akoğlu, 2001; 215-227).

Kişi için var olan sorunlar, yoğun çalışma ya da günlük ortaya çıkan problemler; hastanın panik atağını tetikleyebilmektedir. Bu sonuç, günlük olumsuz durumlardan kaçınma eğiliminin ortaya çıkmasına neden olur. Bu kaçınma davranışı agorafobiden farklıdır. Bu davranışlar daha çok “zarar görmekten kaçınma ” eğilimi olarak dikkate alınabilir (Onur vd. 2004; 215-227).

Genetik yatkınlık ve stresli durumların yaşanması sonucunda panik bozukluğu tanısı almış hastalarda; anksiyete, depresyon ve somatizasyon gibi eş tanıların görülme oranı yüksektir (Sevinçok ve Akoğlu, 2001; 215-227).
Hastalığın Seyri

Panik bozuklukta hastalığın seyri; hastanın tedaviye uyumu, ilaç artı psikoterapi seçimi, diğer yardımcı tedavi seçeneklerinden faydalanması konularında hastadan hastaya farklılık gösterebilmektedir.

Panik bozukluk ile birlikte agorafobi olgusu varsa, kaçınma davranışları oluşacağından dolayı agorafobisi olmayanlara göre hastalık daha şiddetli ve daha uzun sürmektedir. Agorafobide görülen kaçınma davranışları, tedaviyle zamanla azalsa bile panik ataklar devam etmektedir. Panik bozuklukla eş tanılı depresyon olgularında hastalığın daha uzun dönem sürdüğü; anksiyeteyle birlikte daha şiddetli belirtiler, daha sık fobik kaçınmalar ve panik ataklar geçirildiği gözlenmiştir (Noyes, et al. 1990; 809).

Hastalığın tedavisi sonrası, büyük oranda iyileşme sağlanmakla beraber yaşamın sonraki evrelerinde panik bozukluğun yenilemesi söz konusu olmaktadır. Hatta bazı hastalarda ömür boyu ilaç kullanımı da olabilmektedir.
Eşlik Eden Psikopatolojiler

Panik bozukluk, diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte sık olarak görülmektedir. Diğer anksiyete bozuklukları, fobiler ve depresyon; panik bozukluk hastalarında normal popülâsyona göre daha fazla görülmektedir (Aysev ve Taner 2007).

Panik bozukluğa depresyon (% 50–65), yaygın anksiyete bozukluğu(% 25), sosyal fobi (% 15–30), özgül fobi (% 10–20), obsesif-kompulsif bozukluk (%10–20) gibi hastalıklar eşlik eder. Panik bozukluktaki atakların bir anda ortaya çıkması, diğer hastalıklarda olan bulguların olmayışı; panik bozukluğu diğer psikiyatrik rahatsızlıklardan ayırmaktadır (Tural, 2012 s, 19).

Ayırıcı Tanılar

Hastalara panik bozukluk tanısı konulmadan önce ayırıcı tanıları teşhis etmek son derece önemlidir. Son yıllarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki birçok hastada bedensel rahatsızlıklar sonucu panik atak gelişebilmektedir (Köknel, 2004; s, 154). Panik bozukluk aşağıda belirtilen bazı bedensel ve ruhsal hastalıklarla karıştırılabilmektedir:

Fiziksel Hastalıklar: Kesilme sendromu (alkol, benzodiazepin, barbitürat), entoksikasyon (alkol, benzodiazepin, amfetamin, kafein,kokain) menopoz, anemi.

Endokrin hastalıklar: Hipertiroid, hipoglisemi, feokromositoma, hipoparatiroid, cushing hastalığı.

Kalp hastalıkları: Paroksismal supraventriküler taşikardi, anjine pektoris, mitral valv prolapsusu.

Göğüs hastalıkları: Bronşiyal astım, pulmoner emboli, kronik obstrüktif akciğer hastalığı.

Nörolojik hastalıklar: Geçici iskemik atak, parsiyel kompleks nöbetler, migren.

Panik atağa neden olan psikiyatrik bozukluklar: Depresyon, agorafobi, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, alkol-madde kullanım bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, manik depresif bozukluk (bipolar bozukluk), bazı şizofrenik rahatsızlıklar, somatoform bozukluk, hipokondriasis (hastalık hastalığı).

 

Panik Bozukluk Tedavisi

Panik bozukluk tanısı almış hastaların yaşadıkları panik atakların bedensel belirtileri ve agorafobi (kaçınma davranışları); hasta için katlanılamaz kaygı durumuna neden olmakla birlikte, hastaların yaşam kalitelerini de etkilemektedir. Panik bozukluk günümüzde tedavisi çok kolay yapılabilen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Bu tedavi biçimi uzman bir hekimin takibi ve hastanın tedavi sürecine uyumuyla birlikte, hasta için gerekli iyileşme sağlanana kadar sürmektedir. Aşağıda panik bozuklukta kullanılan tedavi yöntemleri açıklanmıştır:

İlaç tedavisi: Panik bozuklukta yaşanan kaygı ve ataklar sonucu oluşan rahatsızlık için ilaç tedavisi; agorafobi (kaçınma kavranışları), depresyon, obsesif-kompulsif gibi bozukluklarda da kullanılan psikotrop ilaçlardır. Bu ilaçlar merkezi sinir sistemini etkileyen, rahatsızlık nedeniyle bozulan davranışları düzelten ve kişinin işlevselliğini, dış dünyayla bozulan uyumunu düzelten ilaçlardır. Bu ilaçlar yeni davranış ve beceri kazandırmayıp, bireyde var olan davranış ve becerileri yeniden düzenlemektedir (Köknel, 2007; 65).

Antidepresanlar: Panik bozukluk hastalarında kullanılan ilaçlar antidepresanlardır. Antidepresanlar çok uzun yıllardır diğer psikiyatrik rahatsızlıklarda da kullanılır. Bu ilaç grubu panik bozuklukta GÜVENLE kullanılmaktadır. Panik bozukluk hastalarında depresyon belirtileri olsun ya da olmasın, panik ve kaygının tedavisinde istenilen sonucu gösterebilmektedir (Köroğlu, 2006; 117).

Kaygı giderici ilaçlar: Kaygı bozukluğunda kaygı giderme amacıyla verilen ilaçlar benzodiazepin kümesi ilaçlardır. Ülkemizde alprazolama, diazepam ve klonazepam gibi ilaçlar kullanılır (Köroğlu, 2006; 120).

Psikoterapiler: Psikoterapi, geniş anlamıyla, duygu ve davranışları, hekim-hasta ortak işbirliği kurularak değiştirme ve iyileştirme olarak tanımlanabilir (Öztürk, 2008; 685). Hastaların ruhsal durumları bir uzman tarafından değerlendirilerek psikanalitik, bilişsel, davranışçı ve hümanist yaklaşımlı psikoterapiler uygulanabilmektedir. Genelde panik bozukluk ve diğer kaygı bozuklukları (anksiyete bozuklukları) için bilişsel-davranışçı terapilerin etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu yaklaşım, panik bozuklukta ilaç tedavisine ek olarak uygulandığında, başarılı sonuçlar elde edildiği ortaya çıkmıştır. Panik bozuklukta psikoterapinin, özellikle bilişsel-davranışçı terapinin, ilaç tedavisine ek olarak uygulanması, hastaların iyileşme süresini kısaltmaktadır ve kalıcı sonuçlar elde etmek için son derece önemlidir.
Panik bozukluk tedavisinde, psikoterapinin önemi şu şekilde ifade edilebilir: Beyninizi bir bilgisayar olarak düşünün ve bu bilgisayarı kullanmak için klavyeye ihtiyaç vardır. Klavyede hangi tuşa basılırsa, bilgisayar o işlemi yapacaktır. Psikoterapist, burada klavyedeki panik tuşunun önemini hastaya belirterek bu tuşun beyin üzerindeki etkisini anlatır. Olumsuz düşünce olumsuz duyguyu tetikler, tetiklenen olumsuz düşünce ve duygu, somatik belirtileri ortaya çıkarır. Böylece işlem panik atakla son bulur. Panik bozukluk tedavisinde uygulanan psikoterapi, klavyede panik tuşuna basılarak yapılan yanlış işlemin sonuçları olan olumsuz düşünceleri, duyguları ve davranışları düzeltmeyi amaçlar. Beyninizi bir bilgisayar olarak düşünürseniz, psikoterapi; bilgisayarınızı resetler; klavyedeki tuşları, işlemleri öğretmeyi ve uygulamayı amaçlar.

Panik bozukluk için çok kabaca “korkuda korkma” hastalığı diyebiliriz. Korku; tüm canlılar gibi insanları hayatta bırakmak için beynimize kodlanmış bir duygudur. Korkmamak hiçbir insanın elinde değildir. Önce korkarız, sonra aklımız başımıza gelir. Önce öfkeleniriz, kaygılanırız veya aşık oluruz; sonra aklımız başımıza gelir. Beş duyumuz aldığı bilgileri önce alt beyne gönderir, ondan sonra beyin kabuğuna gider ve değerlendirilmeye alınır. Bu arada geçen mesafede bu duyguları hissetmememiz mümkün değildir. Bizi insan yapan beyin kabuğumuz (cortex); önceki bilgi, deneyim, otomatik düşünceler gibi pek çok şeyi göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yaparak korkuya son verir veya devam ettirir. Korkunun vücuttaki fizyolojik belirtilerini oluşturan sempatik sistem bilinçten ve cortexten bağımsız çalışan bir alarm sistemidir. Bu alarm sisteminin öyle hayati bir fonksiyonu vardır ki, kapatılamaz. Ama fizyolojik alarmı susturan parasempatik sistem cortexe bağlı çalışır. Yani korkmak elimizde değil ama korkuyu yönetmek, korkunun üzerine gitmek, bizim algıladığımızı doğru değerlendirmek elimizdedir. Bilişsel davranışçı terapi; otomatik düşüncelerimizi gözden geçirmek, kaçınma davranışını üstüne gitmek (maruz bırakma) gibi yöntemlerle panik tedavisinde çok etkilidir. Relaksasyon (gevşeme) egzersizleri öğretilerek parasempatik sistemin vücudumuzda yaptığı rahatlatıcı etkiyi, alt beynimize öğretebiliriz. Tüm bunların iyi bir psikiyatrik ve psikoterapötik yardımla olacağı muhakaktır. Kendiliğinizden okuyacağınız bir kişisel gelişim kitabıyla işin içinden çıkamazsınız, kafanız daha çok karışabilir. Bir sivilceyi parmağınızla yaraya dönüştüreceğiniz gibi, panik atağınızı da panik bozukluğa dönüştürebilirsiniz. Yine alt beynimizin strese cevabı “savaş ya da kaç”, bazen de “don kal” reaksiyonudur. Panikte daha çok kaçınma reaksiyonu sonucu agorafobi gelişir. En son halde evden çıkamayan hastaları ender de olsa eve gidip değerlendirdiğimiz olmuştur.

Paniğe  bazen ilaç kullanma korkusu da ilave olur. Hekim kontrolüyle verilen antidepresan ve anksiyolitiklerden korkulmamalıdır. Doğru doz ve doğru süreyle kullanılırsa ilaçlar dermandır. Yiyecekleri bile doğru almazsak bizim için zehre dönüşebilirler (şeker, tuz, beyaz un, nişasta…). İlaçların ilk önce yan etkilerini görmeniz sizi şaşırtmasın; ağız kuruluğu, sedasyon, kabızlık, terleme gibi  tehlikesiz, istenmeyen yan etkiler görülebilir. Hayatınızı engelliyorsa hekiminize başvurun, size çözüm önerecektir. Özellikle antidepresanların etki göstermesi için 6-8 haftaya ihtiyaç vardır. Ama 2-3 haftada doğru yolda ilerlediğimizi fark eder ve iyileşme ışığını görürüz.

UZM DR ZEYNEP PINAR

4 yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*